“Güven, Çağ Koç, Uludağ” isimleri aklımda ilk kalanlardır. “Güven yazıhanesi”dir benim ölünceye kadar da unutamayacağım isim.

“Güven yazıhanesi Kürt Kenan’ın yazıhanesidir.” Derlerdi. Ne bilirdim kendisini ne de tanırdım. Ta ki o zamana kadar.

Bizlerde genç olduk, kollarımızı sıvadık, daha iyi bir gelecek, çocuklarımıza daha iyi bir dünya bırakmak adına. Geçenlerde ‘Susma Gazetesi’nde anlatıydım nasıl kavgaya girdiğimi.  Çok geçmedi Mustafa Suphi’nin kurduğu Türkiye Komünist Partisi’ne üye oldum. Bizler kısa zamanda devrim yapma hülyasındayken, bir sabah uyandığımızda bir de baktık ki, 12 Eylül Faşist Darbesi olmuş. Tutuklamalar, işkenceler, kaçarken vurulmalar gırla gidiyordu. Alman Papaz “Martin Niemöller’in dediği gibi 9 ay boyunca sıranın bize gelmesini bekledik. 15-16 Haziran 1981 gecesi geldi tutuklanma sıramız.

Gölcüğe giderken üç çocukla birlikte eşimi emanet etmiştim anneme. Babamdan kalan emekli aylığı alıyordu annem. Biraz sıkıntı çekerlerse de ağabeylerim, ablam, kayınvalidem sayesinde biraz daha rahat olurlar diye teselli buluyordum kendi kendime. Seymen’de 2 ay kaldıktan sonra Konca tutukevine gönderdiler bizi. Ziyaret günlerimiz perşembeydi, ziyaret günü nasıl oluyorsa oluyor, ilk ziyaret için ben anons ediliyordum. Tel örgüye gidince annemi karşımda görüyordum. Havaların güzel olduğu zamanlarda da çocuklarımdan birisi veya ikisi yanında oluyordu. Bu olağanüstü bir mutluluktu.

1982 yılının son aylarıydı. Televizyon haberleri sürekli kar fırtınasıyla meşguldü. Yollarda mahsur kalanlar, ulaşılamayan köyler, hasta nakilleri derken yağan kar zulmünü gittikçe artırıyordu.

Madencilerin 214 yıllık dostu sergileniyor Madencilerin 214 yıllık dostu sergileniyor

Çarşamba günü tutukevi koğuşunda akşam haberlerini izliyorduk. Haberlere göre Zonguldak- Ereğli yolu kapalı olduğu gibi, Ereğli’den, İstanbul’a da ulaşım aralıklarla sürüyordu. Bir arkadaş akşam haberlerinin ardından; “Zonguldaklılar ziyaretçi beklemesin, Zonguldak- Ereğli yolu tam kapalıymış, hatta Ereğli- İstanbul yolu da sık sık kapanıyormuş” diye seslendi. Bu uyarıya kimse tepki göstermedi, her kes durumun farkındaydı. Aniden bir ses gürledi koğuşun içinden, Kadir Şener Yalcın Ağabey; “Herkesle iddiaya girebilirim. Yarın sabahleyin Zonguldak’tan Erol Çatma’nın annesi her zamanki gibi saat 9’da ilk ziyaretçi olacak.” Diyerek kestirip attı. Koğuşta herkes biliyordu annemin hiç aksatmadan her hafta birinci ziyaretçi olarak geldiğini ama bu sefer iş başkaydı, kuş bile olsa uçulmayacak bir hava koşulu vardı. 60 yaşı aşkın bir kadının Zonguldak’tan Gölcükteki Konca tutukevine ziyarete gitmek için evden çıkması bile büyük bir cesaret işiydi. Günlerce yollarda kalma ihtimalide vardı. Ben dahil koğuşta hiç kimse, Zonguldak’tan ziyarete gelineceğine inanmıyordu ama işi gırgıra vurup kimse de Kadir Şener Yalçın’la iddialaşmamıştı. Zaten sonuç belliydi. 
Çok geçmedi herkes yatağına çekildi. Benim içimde tarifsiz bir sıkıntı vardı. Hava malum, kar yolları kapamıştı ama annemi de çok iyi tanırdım. Çok sağlam kadındı annem, bir kere bir şeye niyetlenmesin, bir şeye karar vermesindi. Mümkünü yok durmazdı, durdurulmazdı. Birkaç defada yataktan kalkıp dışarıda kar yağıyor mu diye baktım, havaya güvenilmezdi. Bir ara dalmışım, uyandığımda saat 06 gibiydi. Tekrar havaya baktım. Biraz düzelmişti. En azından kar yağmıyordu ve yağacak gibi de değildi. Saat 07’de sayım oluyor, 08’de de kahvaltı geliyordu. Koğuşta bir ziyaret günü telaşı da yoktu. Çünkü; kimsenin ziyaretçi gelir umudu yoktu.

Kahvaltıdan sonra saat 08,30 da içimden bir ses; “Tıraş ol, güzel giyin” diyerek beni uyarmaya başladı. Umursamadım, olması imkansız bir şey için, kim gelebilirdi ziyaretime bu soğukta, 400 kilometre yoldan. Soğuk suyla tıraş olmakta çok sıkıntılı bir şeydi, tıraş sabunu da donuyordu, permatikle odun keser gibi zor oluyordu tıraş çok can yakıyordu. Bir müddet kendimle mücadele ettim. Acaba dedim; Annem gelir mi? Gelmez mi? Defalarca gelir, defalarca da gelmez dedim. Annemin gelmesini istemeyen bir tavır içine düştüğümü fark ettim. Oysa bir kulağımda gardiyandan gelecek sesteydi. Erol Çatma! diye bağırmasını da canı gönülden istiyordum. Annem, her gelişte kendisiyle birlikte eşimi ve çocuklarımı da bana getiriyordu aslında. Çok sürmedi bocalamam, tıraş malzemesini alıp doğruca lavaboya gittim. Zar zor, canım yana yana tıraş oldum. Hiç gecikmeden üzerimdeki eşofmanı çıkartıp, pantolonumu, gömleğimi ve paltomu giydim. Saat tam 09’du, artık ziyarete hazırdım. Tam o anda gardiyanın sesi, koğuşta yankılanmaya başladı. “Erol Çatma ziyarete,  Erol Çatma ziyaretçin varrr.”

Mutlu mu oldum? Mutsuz mu oldum? Kafam karmakarışıktı, annemin gelmesine çok ama çok sevindiğim gibi, gelmez, gelemez diye düşündüğüm içinde kendimden utandım. Annem bizim için bir çok mucizeler yaratmıştı. Bu işin üstesinden mi gelemeyecekti. İşte gelmişti.

Aslanlar gibi ziyaretçi penceresinin önünde tek başına dikiliyordu. Yüzü koğuş kapısının olduğu yöne doğru çevrilmişti. Beni görünce yüzü gülmeye başladı. Öyle yol yorgunluğu veya yol ezikliği de yoktu. Belli ki rahat bir yolculuk yapmıştı. Ağlamak istesem de annemi üzmemek için ağlamadım. Her zaman ilk önce kendi sağlığını, sonra eşimin ve çocuklarımın sağlığını sormama rağmen, ziyaretin o koşullardaki zorluğu nedeniyle şaşkınlık içinde ilk önce anneme sorduğum soru: “Nasıl gelebildin oldu.” Annem hiç şaşırmadı. Sanki ilk sorumun nasıl geldiğini sormak olacağını biliyor gibiydi.  Önce sağa sola baktı. Ne benim arkamda ne de onun arkasında bizi dinleyen gardiyan yoktu. Gayet yavaş bir sesle:

“Güven yazıhanesinin sahibi var ya hani Kürt Kenan diyorlar. O bana,- teyze her hafta İzmit’e gidiyorsun geliyorsun, ne zorun var- diye sordu. Bende oğlum Gölcükte hapiste yatıyor deyince, bana neden yatıyor diye sordu. Bende, oğlum Komünist Partisinden yatıyor” deyince, hemen oradaki görevlileri çağırdı. Bu teyze ne zaman gelirse gelsin İzmit’e götüreceksiniz, oradan da getireceksiniz. Sakın para aldığınızı duymayayım diye söyledi. Sağ olsun onun sayesinde ziyarete gelip gidiyorum, sağ olsunlar. Güven yazıhanesinin bütün insanları bana kol kanat geriyorlar. Hepsi bana ana diyorlar” diyerek sorumu cevapladı.

Aradan 32 yıl geçti, ben henüz daha -Kenan Demir- namı diğeri “Kürt Kenan Ağabey”le tanışmadım. Oysa Kenan Ağabey’e annemin ve benim vefa borcum oldukça fazlaydı. Bugün, yarın derken epey geciktim. Ama şimdi yazdığım için oldukça mutluyum. Sebebine gelince, bu günlerde birileri kardeşlik ve barış edebiyatı yapıyor. Sanki, Kürtlerle aramızda bir husumet, düşmanlık varmış gibi. Kürtlerle kardeş olduğumuzu hatırlatmaya çalışıyor. Aslında bunu yaparken de, şimdiye kadar bazı gerçekleri kendilerinin unuttuğuna dair samimi ikrarda bulunuyorlar.

Çok sağol “Kürk Kenan Ağabey”, hiçbir koşulda bana ihtiyacın olmayacağını biliyorum ama eğer bir gün gerekirsem, burada bir kardeşin olduğunu unutma. Emrin olur.

Erol Çatma-4 Mayıs 2016
Zonguldak Nostalji